kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitabı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2012 Çarşamba

La Délicatesse - Aşkın Renkleri


"Yanlış zamanda karşılaşılan mükemmel insanlar vardır. Bir de doğru zamanda karşılaştığınız için mükemmel olan insanlar..."

Çok aşk romanı okuyan biri değilim taraftarı da değilim zaten. Aşk filmlerine de bayılmam, arada çerez niyetine romantik komedi izlerim. Çok sığ bakıyor olabilirim aşk kavramına ama henüz bir 16'lığım. Bi bok bildiğim yok yani. Ama mal gibi gelip burda yazıyorsun derseniz evet yazıyorum bir 16'lık da yazabilir. Ayrıca a girl can dream. Neyse kitap diyordum.

Son dönem kitapları- son dönem kitaplarını ayırt edebilmenizin bir kaç temel yolu var. Kitabın yılına bakmadan rahatça söyleyebilirsiniz. Öncelikle filmi çekildiyse film afişi kitap kapağı yapılır, sonra arkasına Newyork Times, Washington Post, Elle hödüzödü tarzı abidik gubidik film eleştirmeni mi gazete mi dergi mi belli olmayan adamların yazdıkları yazıların çok saçma bir bölümü alıntı yapılıp yazılır. Örneğin -gizemli. -etkileyici. -metroda okumayın durağı kaçırırsınız. -sabahladım. Hep de kötü oluyor böyle kitaplar, yayın evi sıçıyor bunları bence. Oysa efendim Fransız Teğmen'in Kadını gibi sarı arka plan üzeri sade bir resim ve arkada kitap özeti olan kitaplara bir bakar mısınız tadından yenmez.- Son dönem kitapları deyip uzun bir açıklama yapmışın. Evet Aşkın Renkleri de bir son dönem kitabı ama çok farklıydı. Hatta beklentim olmaksızın okuyup bayıldım diyebilirim. Alma sebebim bile kapağında Audrey'in olmasıydı. Bi kere son dönemdeki kuru anlatım tarzı kesinlikle yok. Kitapta çok geçen bir kelimeyle tanımlarsak 'dokunaklı' bir anlatım tarzı var. Evet dokunaklı. Ve nazik, narin, ince, kibar. Aslında tam kitabın orijinal adını tanımlıyor anlatım tarzı. Gerçekten bir şeyler hissetmenizi sağlıyor diyebilirim. Karakterleri çok iyi anlıyorsunuz, çok iyi analiz ediyorsunuz. Tüm zaman boyunca yanlarındaymışınız gibi sanki. Bazen kitap sıkınca ve arka kapaktaki sözlerle benim fikirlerim çelişince suçu hep çevirmende arardım. Aşkın Renkleri'nin çevirmeni Ersel Topraktepe. Çok güzel bir iş çıkarmış tebrik ederim. Çok da mütevazi birisi sanırım, katapta hakkında sadece 1973'te İstanbul'da doğdu. Çevirmen ve editör. yazıyor. Övünün efendim bu kadar mütevazi olmanıza ne gerek var diyorum buradan kendisine. Son olarak kitapta beni çok etkileyen sözleri yazıyorum. Okuyun, okutun, mutlu sabahlar.



15

François'in Koşmaya Gitmeden Önce Söylemiş Olabileceği Cümleler

Seni seviyorum.
*
Sana tapıyorum.
*
Spor yap ki zinde kalasın.
*
Bu akşam yemekte ne var?
*
İyi okumalar aşkım.
*
Seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.
*
Ezilmeye niyetim yok.
*
Bernard ve Nicole ile bir akşam yemeğine çıkalım artık.
*
Ben de bir kitap okumalıyım.
*
Bugün özellikle baldırlarımı çalıştıracağım.
*
Bu akşam çocuk yapalım.

*Acı denen şey, belki de şimdiki zamandan hep kopuk olmaktı.

*Bakışmalardan sohbete, gözden söze geçmek hiç kolay değildir.

*Cüretin kaynağı çoğu zaman yorgunluktur.

*Birden bire basit ve hafif olan her şey ona yıldırıcı göründü.

*Yanından daha yeni ayrıldığınız bir düşe nasıl tekrar gidilir?

*Her şeyin her an mükemmel olmaması eşyanın doğası gereğiydi. Hayat denen şey zaten müsveddeler, karalamalar, boşluklar değil miydi? Skakespeare, kahramanlarının yalnızca önemli anlarını anlatır. Ama Romeo ile Juliet harika bir akşam yemeğinin ertesi günü koridorda karşılaşsalar, şurası kesin ki birbirlerine edecek laf bulamazlardı.

*Verilen sözler, verildikleri zaman için geçerlidir sadece.
*
*Başlangıçta küçük bir lekeydi, bir tür nostalji gibi. Ama hayır, yaklaştıkça, melankolinin mor rengi seçilir oluyordu. Daha da yaklaştığında, belli bir hüznün gerçek doğası görünür hale geldi. Anında hastalıklı ve acınası bir dürtünün esiri olmuş gibi, karşısında o akşamın boşluğunu buldu. Kendi kendine sordu: Niçin elimden geldiğince iyi görünmeye gayret ediyorum ki? Niçin bu kadını güldürmeye çabalıyorum? Niçin benim için ulaşılmaz olan bu kadının hoşuna gitmek için uğraşıyorum?... Bu paranoyakça sürüklenişi hiçbir şey durduramazdı. Melankoliyle ve geçmişi sığınak olarak düşünmenin verdiği duyguyla başlayan bir sürüklenişti bu. 

*..onun yanında kalamayacağı kadar istek uyandıran bir kadındı.

*"Güzelliğin temaşasına kapılan, kendini ellerine bırakmıştır ölümün."

*"Geçmişimiz berbat olsa da bir cazibesi vardır." 

*..mutluluk korkusu. Derler ya, insan ölmeden önce hayatının en güzel anları gözünün önünden bir film şeridi gibi geçermiş. Bunu dikkate alırsak, mutluluk çat kapı geldiğinde geçmişin yıkımlarının ve başarısızlıklarının, neredeyse kaygı verici bir tebessümle gözümüzün önünden geçip gitmesi akla yakın bir ihtimaldir.

*Birtakım kararlar aldığı olur insanın ve o andan sonra her şeyin öyle olacağı düşünülür, ama sonsuza kadar sürecek gibi duran bu kesinliğe duyulan güvenin yıkılması için, tuhaftır, dudakların minik bir hareketi yetebilir.

*"Kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum." Bu son cümleyi hoyratça söylemişti. Pat diye. Markus birden ekmeğin iç kısmını alıp eline doğramaya başladı. "Ne yapıyorsun?" diye sordu Nathalie. "Parmak Çocuk'un yaptığını. Eğer kaybolduysan, geçtiğin yerlerde ekmek kırıntıları bırakman gerek. Bu şekilde yolunu tekrar bulabilirsin." "O yol da beni buraya getiriyor...sana yani, öyle mi?" "Evet. Ama aç değilsem ve seni beklerken ekmek kırıntılarını yemeye karar vermezsem."

*Sonra durdu. Bir ağaca dayandı.
"Kuzenlerimle saklambaç oynarken, ebe olan bu ağaca dayanır, 117'ye kadar sayardı."
"Neden 117?"
"Bilmem! Bu sayıda karar kılmıştık, öylesine."
"Oynamak ister misin şimdi?" diye saklambaç oynamayı teklif etti Markus.
Nathalie ona tebessüm etti. Oyun oynamayı teklif etmesine bayılmıştı. Nathalie kolunu ağaca koyup alnını koluna yasladı, gözlerini kapattı ve saymaya başladı. Markus saklanacak bir yer aradı. Ama boşunaydı. O bahçe Nathalie'nin alanıydı. Saklanılacak en iyi köşeleri biliyor olmalıydı. Markus, Nathalie'nin çeşitli dönemleri arasında gezindi. Yedi yaşındayken şu ağacın arkasına saklanıyor olmalıydı. On iki yaşındayken de kesinlikle şuradaki çalılıkların arkasına. Ergenlik döneminde çocukluk oyunlarını reddedip böğürtlenlerin önünde surat asmış olmalıydı. Sonraki yaz, genç bir kadın olarak oradaki banka oturup hayaller içinde şiir yazmış olmalıydı. Belki de bahçenin birçok köşesinde gen kadınlık döneminin izi vardı, belki de şuradaki çiçeklerin arkasında François'yle sevişmişti? François büyükler uyanmasın diye gürültü çıkarmadan arkasından koşmuş, geceliğini üzerinden çıkarmaya çalışmıştı. Bahçede çılgınca ama sessiz bir kovalamacanın izleri vardı. En sonunda da onu yakalamıştı. Nathalie numaradan çırpınmıştı. Kendisini öpmesini hayal ederek başını öteki tarafa çevirmişti. Yerde yuvarlanmışlar, sonra Nathalie tek başına olduğunu fark etmişti. Nereye gitmiş olabilirdi? Bir yere mi saklanmıştı acaba? Artık orada değildi. Artık orada olmayacaktı. Orada artık çim yoktu. Nathalie öfkeden çimleri sökmüştü. Nathalie saatler boyunca olduğu yerde bitkin bir halde kalmıştı ve büyük annesinin içeri girmesi yönündeki girişimleri sonuç vermemişti. Markus çimlerin olmadığı yere gitti, orada Nathalie'nin acısını çiğnedi. Aşkının gözyaşlarının arasından yürüdü. Saklanacağı yeri ararken Nathalie'nin daha sonra gideceği yerlerden de geçecekti. Sağda solda,sonraki yıllarda olacağı yaşlı kadını hayal etmek duygulandırıcıydı.
Bu şekilde Markus, bütün Nathalie'lerin kalbinde saklanacak bir yer buldu. Markus olabildiğince küçüldü. Kendisini hiç olmadığı kadar büyük hissettiği bir gün için tuhaftı bu. Bedenini her yerinde sonsuz bir büyüklük dürtüsü uyanıyordu. Bir kez saklanınca gülümsemeye  başladı. Onu beklemekten mutluydu, onu bulması için beklemekten o kadar mutluydu ki.

117

Nathalie gözlerini açtı.




Biraz coştum sanırım ama içimden geldi. Bu arada kitapta da bahsedilen ve kitabı okurken bi yandan dinleyince çok iyi gelen bir şarkı var dinlemenizi tavsiye ederim. 




11 Mayıs 2012 Cuma

Hayvan Çiftliği Kitap İncelemesi



Tüm hayvanlar eşittir. Bazıları daha eşittir.
Geçen akşam, deli gibi Matematik yazılısına çalıştım. Duş alıp yatacaktım ama böyle gecelerde kolay kolay uyuyamıyorum. Yatmadan önce biraz kitap okuyum dedim. Henüz bitirmediğim onca kitaba baktım. Chuck Palahniuk'tan Tıkanma-ki aslında sevmiştim de tamamen yanlış zamanlama yüzünden okumayı bıraktım- tekrar elime almak gelmedi içimden. Tami Hoag, Ölümden Daha Derin-bir zamanlar polisiye roman hastası olan ben, nedense artık o kadar ilgi duymuyorum bu tarza. Aslında kitabın konusu güzel gibiydi ama çeviriden midir nedir, bu kadar bayağı olan anlatım tarzı içimi daraltıyor- ve Leo Buscaglia'dan 9 Numaralı Otobüsle Cennete- yıllardır kitaplıkta bu roman, çocukluğumdan beri. O zamanlar kapağı ve adı çok ilgimi çekerdi. Geçenlerde yine dikkatimi çekti, okumaktan zevk alacağıma emindim neredeyse ama kişisel gelişim kitabı misali tek ağızdan anlatım ve seni dünyanın iyi bir yer olduğuna inandırma çabası içindeydi-. Sonra ablamın Ankara'dan alıp alıp Niğde'ye gelince bana verdiği kitaplara baktım. İnce ince yan yana duruyorlardı. Genelde Can Yayınlarından olur bu kitaplar ve klasiktirler, hep önemli şeyler anlatırlar. Hayvan Çiftliği'ni aldım elime.

Önce gelenektir, arka kapağını okudum. Sonra kitabı açıp George Orwell ve tercüman Celal Üster'in hayatını. Önsözünü okuduğum ilk kitap Hayvan Çiftliği. Bunca yıldır atlayıp, " ehe, kitaba on sayfa ileriden başladım " dediğimiz önsözler çok şey anlatıyormuş meğer bunu fark ettim. Bundan sonra tüm kitapların önsözünü okuyacağım. Önsözde, Celal Üster'in gözünden George Orwell ve Hayvan Çiftliği anlatılmış. Kitabı daha iyi anlamak için o kısmı okumak şart.

Hayvan Çiftliği'ne gelirsek, II. Dünya savaşı dönemini bizzat yaşamış, solun en tartışılır isimlerinden biri olan George Orwell'in, reel sosyalizmi tüm gerçekliğiyle eleştirdiği bir peri masalı. Kitabın en sevdiğim yönü de buydu zaten, Orwell kendisininkiyle aynı ilkeden gelme hayat görüşüne sahip insanları korkusuzca eleştirmiş, inandığı savunduğu şeyin aslında bu olduğuna inanmamış. Sol görüşü eleştiren bir solcu olarak, çok objektif olmuş. Kitap, o dönemin Sovyet Rusya'sına ve tabi ki Stalin'e yönelik bir eleştiri.

Beylik Çiftliği, bir çok çiftlik gibi hayvanların gece gündüz çalıştığı, tüm ürün ve emeklerini insanların aldığı, karşılığında çok azıyla yetindiği bir çiftliktir. Çiftliğin sahibi Mr.Jones zalim,alkolik birisidir. Bir gün çiftliğin en yaşlısı ve en saygı duyulan kişisi Koca Reis adındaki domuz, tüm hayvanları ahıra toplar ve onlara gördüğü bir rüyadan bahseder. Bu rüyada İngiltere'nin tüm hayvanları, insanların olmadığı bir toplumda yeşil kırlarda gönüllerince koşup, oynarlar ve tüm emek ve ürünleri sadece onlara aittir. Hiç çalışmayıp, sadece hayvanların tüm ürün ve çabalarını sömüren insan ırkının olmadığı, mutluluk dolu bir ütopyadır burası. Koca Reis, hayvanlara artık böyle yaşamak zorunda olmamalarını söyler ve örgütlenme çağrısı yapar. Tüm hayvanlara özgürlükleri ve emekleri için savaşmalarını söyler. Ve, bir zamanlar tüm hayvanlar arasında söylenen ama artık unutulan bir şarkıyı, İngiltere'nin Hayvanları şarkısını herkese söyler. 3 gece sonra Koca Reis huzur içinde ölür. Bu sırada, Koca Reis'in anlattığı özgürlükçü düşünce tüm hayvanlar tarafından benimsenmiştir, sadece kimse bu isyanın ne zaman başlayacağını bilmemektedir ve çoğunun da başlatma cesareti yoktur. Bir gün, çiftlik çalışanları uykularından uyanamayıp hayvanlara yemlerini vermeyi unutunca, hayvanlar ambarın kapısını kırar ve yemek yemeye başlar. Bunun üzerine Mr.Jones ve çalışanlar ambara gelip hayvanları kırbaçlamaya başlarlar. Bu bardağı taşıran son damla olur ve plansız bir şekilde ilk ayaklanma orada başlar, Mr.Jones ve çalışanlar çiftlikten atılır. Bundan böyle Beylik Çiftliği adı değiştirilir ve Hayvan Çiftliği kurulur. Mr.Jones'a ait ne varsa büyük bir ateşte yakılır, evi hariç. Evin müze olarak korunması kararı alınır. Tüm hayvanların en zekisi olarak bilinen domuzlar, liderlik vasfını hemen üzerlerine alırlar. Domuzlardan iki tanesi diğerlerinden daha çok dikkat çekmektedir, Snowball ve Napoleon. Çiftlik için Yedi Emir ve temel ilke oluşturulur. Bunlar;

  1. İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  2. Dört üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
  3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
  7. Bütün hayvanlar eşittir.
Çiftlikte işler yolunda gitmektedir. Tüm hayvanlar her birlikte çalışıp, o yılın hasadını yaparlar. Artık sadece kendileri için çalıştıklarını bilmek onlara büyük bir mutluluk ve azim vermektedir. Öte yandan Snowball ve Napoleon birbirlerine tamamen zıt iki karakterdir. Snowball yenilikçi, hayvanlara hizmet etmeyi ilke edinmiş bir domuzdur. Onlara okumayı öğretmeye çalışır, çiftliğin daha verimli olması için yollar arar. Kitaplar okuyarak zanaat ve bilim öğrenir. Çiftlikteki işleri kolaylaştırmaya çalışır ve bir yel değirmeni projesi vardır. Napolensa tam tersi bir şekilde, belli bir şekilde ayrımcılık isteyen ve kimseye belli etmeden diğer hayvanların haklarını yiyen bir domuzdur. En başından beri gözü Mr.Jones'ın eski yerinde yani çiftliğin sahipliğindedir. Elmaları ve ineklerin sütlerini kendine ayırır ve yönetimi ele geçirmek için, yavru köpekleri kendine hizmet eden vahşi köpekler haline getirir.

Biraz uzun bir giriş yapmış olabilirim ama, kitabın anlaşılması için bu kadarını anlatmam gerekiyordu.

Kitap hakkındaki diğer ayrıntılara gelirsek, benzetmeler ve kara mizah çok güzel bir şekilde işlenmiş. Mr.Jones, emperyalist yönetimi, Napoleon Josef Stalin'i, hayvanlarsa halkı temsil ediyor. Kimilerine göre, Snowball Leon Troçki'yi, Koca Reis Karl Marx veya Vladimir Lenin'i, komşu çiftlik sahipleriyse Almanya ve İngiltere'yi temsil ediyor. Sosyalizmin uygulanmasına ve zamanla karşı çıktıkları şeye dönüşen liderleri anlatan çok güzel bir kara mizah. Zamanla domuzlar yatakta uyumaya, içki içmeye, kıyafet giymeye, dış dünyayla ticaret ilişkisine girmeye, iki ayak üzerinde yürümeye ve hayvan öldürmeye başlıyorlar. Hayvanlarsa buna asla karşı çıkamıyor çünkü içlerinde hem Mr.Jones'ın geri gelme korkusu, hem Napoleon'un köpeklerinin korkusu var hem de cahil kaldıkları ve çoğu da okuma yazma öğrenemediği için yapabildikleri tek şey liderlerinin doğruyu bildiğine inanıp, tüm güçleriyle çalışmak. Ayrıca domuzlar tarafından yavaş yavaş geri getirilen emperyalist yönetim, çok güzel bir şekilde kabul ettiriliyor. Örneğin Yedi Emir;

  1. Dört ayak iyidir, iki ayak daha iyidir.
  2. Hiçbir hayvan sebepsiz yere öldürülemez.
  3. Hiçbir hayvan çarşaflı yataklarda uyuyamaz.
  4. Bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir.
şeklinde değiştiriliyor. Diğer emirler de zaten zaman içinde unutulup gidiyor. Kitap aslında yönetim şeklinin önemsiz olduğuna, önemli olanın halkların örgütlenmesine ve kendi güçlerinin farkına varması gerektiğine dikkat çekiyor. Çünkü liderler halksız, halklarda lidersiz hiçbir yere varamaz. Önemli olan halkın liderini kontrol edebilmesi ve kendi haklarını gözetmesidir.

Kitapta bi kaç can alıcı nokta vardı ki yazmadan geçemiycem. 

Koyunlar: Koyunlar edebiyatta her zaman sürü psikolojisi ile anılmış, kitapta da bu şekilde konu edilmiştir. Yedi Emir'i hiç öğrenememişlerdir ve bu yüzden Snowball onlara tüm emirleri kısaca "dört ayak iyi, iki ayak kötü" olarak öğretmiştir. Bu sloganı o kadar sevmişlerdir ki, neredeyse her toplantı da hep bir ağızdan söylemektedirler. Yönetim değişince, Squealer adlı domuz onları gizlice bir araya toplar ve yeni sloganı öğretir " dört ayak iyi, iki ayak daha iyi".

Boxer'ın ölümü: Boxer, biraz salak olmasına rağmen, çiftliğin en sadık ve güçlü hayvanıdır. Mr.Jones'ın gidişinden sonra, yönetimi hiç sorgulamamış, yel değirmeninin yapımında da canla başla en çok o çalışmıştır. hiç söylenmemiş ve her zaman Napoleon haklıdır demiştir. Ama çok yorgun düşüp, hastalanınca kasabın yolunu boylamıştır.

Değirmen'in patlatılışı: Diğer çiftçiler, çiftliğe bir saldırı da daha bulunurlar ve bu sefer yarısından çoğu bitmiş olan yel değirmenini patlatırlar. Celal Üster önsözde bu bölümle ilgili ilginç bir hikaye anlatmış. George Orwell, kitabını yayıncısına gönderdikten sonra Sovyet Rusya'daki yönetimden memnun olmayan bir arkadaşıyla konuşur. Arkadaşı her şeye rağmen Rusya'yı Alman boyunduruğundan kurtaranın Stalin olduğunu, Moskova Kuşatması boyunca şehri terk etmediğini söyler. Bunun üzerine Orwell, yayıncısını arayıp kitapta küçük bir değişiklik yapmak istediğini söyler.Yel değirmenin patladıldığı bölümdeki "Güvercinler havaya uçuştular, Napoleon da dahil bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar." cümlesi "Güversinler havaya uçuştular. Napoleon dışında bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar." şeklinde muzip bir şekilde değiştirilip, bir kelimeyle çok şey anlatılmıştır. Ayrıca bu savaştan sonra domuzların zafer kutlaması da önemli bir ayrıntıdır.

Final: Kitabın en ünlü kısımlarından olan final sahnesi, hiç kuşkusuz en etkileyici kısımlarındandır. Domuzlar, işbirliği içinde oldukları insanları çiftliğe çağırırlar ve hep birlikte kağıt oynayıp, içki içerler. Ve bu sırada kurdukları güzel ortaklıktan bahsedip, birbirlerine övgüler yağdırırlar. Bay Pilkington'un söylediği "Sizler aşağı kesimden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıftan insanlarımızla uğraşmak zorundayız." esprisi ve "Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirinden ayır edemiyor." bitişi, final kısmını unutulmaz yapanlardan.

Çok uzun anlatmış olabilirim ama, kitap beni çok etkiledi hiç kuşkusuz. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan herkesin, kitabı okumasını da isterim. Çünkü objektif olmanın zor olduğu bir dünyada, bu tarz eserler es geçilmemeli.